Her Cevaptan Önce Uzun Girişler: Neden Herkesin Konuşması Artık Bir Performans Oluyor?

Her Cevaptan Önce Uzun Girişler: Neden Herkesin Konuşması Artık Bir Performans Oluyor?
Her Cevaptan Önce Uzun Girişler: Neden Herkesin Konuşması Artık Bir Performans Oluyor?
İnternette bir yorum yaparken, bir podcast dinlerken veya hatta bir arkadaşınıza bir soru sorduğunuzda, cevabın başlamadan önce üç saniye geçiyor. Üç saniye… ama o üç saniye, ‘Yani… evet, aslında… ben biraz düşünüyorum çünkü bu soru çok derin…’ gibi bir dizi içsel monologla dolu. Bu, sadece bir dil alışkanlığı değil. Bu, modern iletişimde bir dönüşümün belirtisi.
Sosyal medyada, özellikle Twitter, Instagram ve YouTube yorumlarında, her cevap artık bir ‘giriş sahnesi’ gerektiriyor. ‘Benim bu konuda bir deneyimim var…’ ‘Aslında bu soruyu çok düşündüm…’ ‘Biraz farklı bir açıdan bakmak gerekirse…’ Bu ifadeler, cevabın özünü değil, konuşanın duygusal ve entelektüel güvenini savunmak için kullanılıyor. Peki neden?
İnsanlık, Konuşmayı Bir Yetenek Olarak Görmeye Başladı
Geçmişte, bir cevap ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ olurdu. Bugün, bir cevap ‘kendini nasıl sunuyor’ onu tanımlıyor. İnsanlar artık sadece bilgi vermiyorlar; kendilerini bir ‘bilge’, ‘duyarlı’ veya ‘düşünce derinliği’ sahibi olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Bu, sosyal medyanın ‘kişisel marka’ kavramının doğrudan bir sonucu. Her cevap, bir Instagram hikayesi gibi tasarlanıyor: önce duyguyu kur, sonra soruyu anlat, sonra cevabı ver.
Bu eğilim, özellikle genç nesillerde daha belirgin. Sosyal psikolog Dr. Elif Kaya’nın 2023 yılında yayımladığı bir çalışmaya göre, 18-28 yaş arası bireylerin %73’ü, bir cevap vermeden önce en az bir ‘duygusal girişi’ kullanma alışkanlığına sahip. Neden? Çünkü ‘doğrudan cevap’ verenler, ‘soğuk’, ‘sert’ veya ‘ilgisiz’ olarak algılanıyor. Hatta bir YouTube yorumunda ‘Sadece cevabı ver’ diyen bir kullanıcıya, 12 farklı kişi ‘Sen hiç duyguları anlayamazsın’ diye cevap vermiş. Bu, sadece bir dildeki değişiklik değil; bir toplumsal normun değişmesi.
Algoritma ve Duygusal Performans: Neden Bu Girişler Artıyor?
Algoritmalar, duygusal içerikleri ödüllendirir. YouTube, bir videoya verilen yorumların ‘beğeni’ sayısını, ‘duygusal derinlik’ ile ilişkilendirir. Bir yorumda ‘Ben de aynı şeyi yaşadım…’ yazan kişi, ‘Evet, doğru’ yazan kişiden daha fazla beğeni alır. Bu, insanların doğal olarak duygusal girişlerle cevap vermeye yönlendirilmesi anlamına gelir. Bir cevap, artık sadece bilgi aktarımı değil; bir ‘duygusal etkileşim’ olarak tasarlanıyor.
Podcastlerde bu daha da belirgin. Konuklar, soruya cevap vermeden önce 30 saniye boyunca ‘bu sorunun tarihsel kökenini’ anlatıyor. Çünkü dinleyiciler, ‘derinlik’ arıyor. Ve bu derinlik, aslında çok fazla ‘dolaylı konuşma’ ile ölçülüyor. Sonuç: Her cevap, bir televizyon programı gibi yapılandırılıyor. Giriş, gelişim, klimaks, sonuç. Hatta bir ‘cevap’ bile artık bir ‘hikaye’ olmak zorunda.
Yanlış Anlaşılan İyilik: Empati mi, Yoksa Gösteriş mi?
Bu eğilim, ‘empati’ ile karıştırılıyor. İnsanlar, ‘Duygularını anladığını göstermek’ için uzun girişler yapıyor. Ama bu, empati değil, performans. Gerçek empati, kısa ve net bir ‘Anlıyorum’ ile başlar. Bu uzun girişler ise, ‘Benim duygularım da var’ diyerek soruyu kendi hikayesine dönüştürüyor. Bu, ‘dikkat çekme’ stratejisi. Birçok kişi, cevabın özünü vermeden önce, ‘beni sev’ diye bir çağrıda bulunuyor.
Toplumun Dilindeki Yeni Kural: Cevap Verme, İzin İsteme Olarak Algılanıyor
Bu durumun en ilginç yönü: İnsanlar, cevap vermek için ‘izin’ istiyor. ‘Biraz önceki yorumu dikkate alırsak…’ ‘Eğer yanlış anlarsam affedersiniz…’ ‘Bu sadece benim görüşüm…’ Bu ifadeler, güven eksikliğinin bir göstergesi. Toplumda, ‘doğru’ cevap vermek artık yeterli değil. ‘Kendini savunmak’ da gerekli. Bir cevap, artık bir mahkeme savunması gibi hazırlanıyor.
Gelecekte Ne Olacak?
Bu trend, sadece ‘dildeki bir eğilim’ değil, bir toplumsal yorgunluk belirtisi. İnsanlar, gerçek iletişim yerine, ‘güvenli iletişim’ arıyor. Gerçek bir fikir paylaşımı yerine, ‘risk almadan’ konuşmak istiyor. Sonuçta, her cevap bir ‘performans’ oluyor. Ve bu, özgün düşüncelerin yerini, kurgusal güvene bırakıyor.
Bir gün, biri sana ‘Bugün nasılsın?’ diye soracak. Ve sen, ‘Yani… bugün sabah kahve yaktım, sonra kediye baktım, sonra biraz düşündüm…’ diye başlayacaksın. Çünkü artık, ‘iyiyim’ demek yeterli değil. ‘İyiyim, ama seninle paylaştığım için duygusal bir bağ kuruyorum’ demek gerekiyor.
Belki de bu, modern toplumun en büyük ironisi: Daha fazla konuşuyoruz, ama daha az anlam taşıyoruz. Daha fazla ‘giriş’ yapıyoruz, ama cevaplar hep kayboluyor.


